Bir telefon sözü "Pronto". Alo ya da efendim gibi. Nameli ve neşeli bir sesi var, telaffuzunu çok sevdiğimden ve orada eğlence olsun diye sık söylediğimizden, yazıya bu başlığı seçtim:-) Efendim, bu yazıda Roma’ya yapılan bir gezi anlatılıyor. Bu yazı; kendi gözlemlerim, internetten derlediğim tarihsel bilgiler, ilginç detaylar ve fotoğraflarla, hayatıma kattığım bir “iyi ki” nin daha belgesidir. (Yazıdaki tarihi mekan bilgileri internette önceden yazılmış ve yayınlanmış gezi ve tarihi bilgiler içeren makalelerden alınmıştır. Ben sadece birkaç şey ekledim, çıkardım, düzenledim. Daha önce bu bilgileri derlemiş ve makaleleştirmiş tüm yazarlara teşekkürler. ) Beni tanıyanlar bilir. Konuşmayı severim ben:-) Uzun uzun, detay detay, heyecanlı, hararetli. . . Ben yazmayı da seviyorum. Okuyacağınız yazının özeti: Uzun uzun, detay detay, heyecanlı, hararetli:-) Çok uğraştım, araştırdım, zaman aldı yazmam ama ben çok keyfilendim yazarken. Hadi bakalım siz de okurken keyiflenin inşallah:-) Çok fazla fotoğraf ve video çektik. Ben fotoğraf çekmeyi ekstra sevdiğimden fotografik kareler yakalamaya da çalıştım. Çok iyi olmayan fotoğraflar da var hatta bilgisi de olmayacak bazılarının. Sadece Roma görseli olacak bazıları da. Fotoğrafların üstüne tıkladığınızda daha büyük boyutta görebileceksiniz. Dikkatinizi çeksin, hala yazıya giremedim, Allah kolaylık versin size:-) Hadi başlıyorum: Soğuk bir kış öğleden sonrası telefonum çalıyor, telefondaki ses Mayıs ayında İtalya’ya gitmek ister misin? diyor. Nasıl, ne zaman, niçin, nasıl yani? Bir dakika, gitsem mi gitmesem mi? Derken. . . Mayıs ayına geliyoruz, pasaport, vize, uçak, otel rezervasyonu derken kendimizi Roma’da buluyoruz. :-) Şu anda otel odasında buradaki ilk günümüzü yazıyorum. Uçak yolculuğuna alışalı birkaç yıl oldu. Korkum meşhurdu. Yurtdışı için onca fırsat varken korkum yüzünden gidememiştim. Zaman içinde korkular uçup gidiyormuş. Bu son iki aydaki ikinci uçak yolculuğum. Bayılıyorum diyemem tabii. Kalkışta ve inişte hayli sıkıntılanıyorum. O hızla yerden kalkmak ya da inmek hala çok ürkütücü geliyor ama ben iniş ve kalkışta kitabıma gömülüyorum, odağımı değiştiriyorum, sanki orada değilmişim gibi kandırıyorum kendimi. :-) Kanıyorum da:-) Neyse ki bulutların üstüne çıkıp sakin sakin gökte süzülmeye başladığımızda ben de sakinleşiyorum. Hatta bakınız, fotoğraf bile çekebiliyorum:-) Roma. . . İnsan bazen uyandığında ben neredeyim, burası neresi, hangi yıldayız, saat kaç falan diye bir bilinç kaybı yaşar ya:-) Bu sabah kalktığımda saat farkını unutarak kurduğum alarm da aynı şeyi hissettirdi. 1 saat erken uyanmış oldum, herkes uyuyor, ne yapayım, ne yapayım? E yazayım bari dedim ve buradayım. Biz burada 6 kişiyiz. Uyumlu bir grubuz. Neşeliyiz, eğleniyoruz. İlk günümüz harika geçiyor. Otele yerleşiyoruz, bir saat dinlenip, kendimizi Roma sokaklarına vuruyoruz. Kaldığımız otel metro hattına yakın. Bu çok avantajlı bir durum çünkü görmek istediğimiz birçok yere metroyu kullanarak kolaylıkla ulaşıyor olacağız. İlk günün programına İspanyol Merdivenleri’ni koyduk. Zaten bulunduğumuz yerden 6 durak ötede. 15 dakikada gidebileceğiz. Önce metrodan biletimizi alıyoruz. Otelimizin olduğu Manzoni’den biniyoruz metroya, Spagna’da iniyoruz. Metrodan çıkıp bir iki dakika yürüdükten sonra karşımıza İspanyol Merdivenleri çıkıyor. Çok kalabalık, herkesler fotoğraf çekiyor, çektiriyor. Ortaköy’deki köprü ve cami manzarası önünde fotoğraf çektirmek isteyen turistleri anlıyorum:-) Biz de pozlarca çekiliyoruz. Cıvıl cıvıl, dünyanın her yerinden insan var. Merdivenler 1723 yılında yapılmış. 138 basamak. Yapıldığı zaman dünyanın en uzun merdivenleriymiş. Merdivenlerden indiğinizde, hemen karşınıza Fellini tarafından yapılan bir havuz çıkıyor. İngiliz Şair John Keats’in burayı ilk gördüğünde ‘Neşe dolu biz yaz tembelliği bulutu’ demiş. Yaşadığı ev; İspanyol Merdivenlerinin hemen altındaki Spagna Meydanı’nda (Piazza del Spagna) zaman içinde müze haline getirilmiş. Bu ev aynı zamanda İspanyol Büyükelçiliği olarak da kullanılmış. Zaten meydan ve merdivenler adını buradan almışlar. Turistlerin dinlenme, mola, sohbet yeri. Zamanında da aşıkların, yazarların, şairlerin buluşma noktasıymış. Tabii şimdi de aşıksanız oraya gitmenizde bir beis yok:-) Hatta romantik bile denebilir. Gerçi çok kalabalıksa kendi sesinizi bile duyamayabilirsiniz ama aşıklara ses gerekmez, gözler gerekeni söyler:-) Merdivenlerin üst tarafında 16. yüzyıldan kalma ikiz çan kulesi olan bir kilise var. Trinity di Monti Kilisesi. İçeride ayin var. Fotoğraf çekiyoruz çekinerek, onlar orada dini ritüellerinde, biz fotoğraf derdindeyiz ama fotoğraf çekmeden oradan çıkmak da günah yani. Öylesine güzel. Yoruluyoruz ve artık karnımızı doyuracak yer bakıyoruz. Önerilmiş bir yer var, arıyoruz, buluyoruz, Leonardo adında güzel şirin bir İtalyan restoranında oturuyoruz. (İspanyol Merdivenleri'ne arkanızı dönün, sola doğru yürüyün, ilk sola dönüp biraz yürüdüğünüzde karşınıza çıkacak. Orada yemeden Roma'dan dönmeyin) Herkes farklı bir İtalyan lezzeti sipariş ediyor ve daha ilk günden tüm tatları denemiş oluyoruz. Lazanya, pizza, makarna, tiramisu. Hepsi birbirinden lezzetli. Tiramisu bizim yaptığımızdan çooook daha lezzetli. En çok ona heyecan duyduk ve sevdik. Pizzaları genelde ince hamurlu. Çok büyük bir lezzet farkı ya da üstünlüğü var mıydı? Bana göre yoktu ama tabii ki lezzetliydi. Pizzanın bilinmeyen tarihi hakkında çeşitli rivayetler var, Sizin için araştırdım. Kıymet bilin azıcık:-) İsrailliler, Mısırlılar ve diğer antik orta doğu kültürleri, çamur fırınlarda pişirilen mayasız, yassı ekmekler yerlermiş. Ekmek bugün ülkemizde ve Yunanistan'da hala kullanılan pideye benzermiş. Bilindiği üzere Yunanlılar, Romalılar ve Mısırlılar gibi eski Akdeniz insanları ekmeğin üzerini zeytinyağı ve yöreye özgü baharatlarla çeşitlendirirlerdi. İtalya'nın alt tabakasından oluşan Napoli'de inanışa göre pizza daha bilindik bir stilde yaratıldı. 1800'lerin sonuna doğru Raffaele Esposiyo adlı bir fırıncı, kraliyet ailesi bireylerinin ziyareti için bir yemek hazırlamış. Hikayeye göre İtalyan Kral Umberto ve kendisine eşlik eden Kraliçe Margherita bahsedilen bölgede dolaşıyorken, kendilerini etkilemek ve ateşli vatanseverliğini göstermek isteyen Raffaele, İtalya'nın renklerini simgeleyen, kırmızı domates, beyaz mozzarella ve yeşil fesleğenin üstünde olduğu kraliçenin onuruna ismini koyduğu yassı pizza ikram etmiş. Yani, pizzaların kraliçesi ve aynı zamanda da kraliçelerin pizzası “Margherita”. Kral ve kraliçe öyle etkilenmişler ki Raffaele'nin hazırladığı yemeğin ünü bütün dünyaya yayılmış. Sonuçta yemek, herkes tarafından o kadar hızlıca beğenilmiş ki, diğerleri de taklit etmeye başlamış. 1900'lerin başlangıcında, pizza rotasını Amerika'nın şehirlerine doğru çevirmiş, New York'a ve Chicago'ya İtalyan nüfusunun daha fazla göçmesinden dolayı küçük kafeler İtalyan mutfağının favorisine menülerinde yer vermeye başlamışlar. İkinci dünya savaşının sonunda Amerikan askerleri uzaktan gelen bu yemeğin popüler olmasına yol açmışlar. Bugün pizza Amerika'da beyzbol, elmalı turta kadar Amerikalı, kökeninden ve renkli hikayesinden dolayı da İtalyan. Karnımızı doyurduktan sonra İspanyol Merdivenleri’nin tam karşısında İtalya’daki en ünlü markalarının mağazalarının sıralandığı Via Condotti ‘ye gidiyoruz. Armani, Bvlgari, Louis Vuitton, Channel, Versace, Yves Laurent gibi mağazalar harika vitrinleriyle yan yana dizilmişler. Yürüyoruz, vitrinlere bakıyoruz, tabii yalnızca bakıyoruz:-) 16 bin Euro’ya bir ayakkabı, 38 bin Euro’ya bir çanta alarak yurda dönmeyi gönül istiyor ama cüzdanlarımız duruma sessiz kalıyor. :-) Akşam otele dönüş yolunda şirin bir cafede kahve, çay ve sohbet molasında yarının planlamasını yapıp, otelimize dönüyoruz. İkinci gün kahvaltıdan sonra şehir turu yapmaya karar veriyoruz. Ama önce Roma Pass Card alacağız. Metroyla Termini garına gidiyoruz. (Bu gara tren ve metro ağlarının buluşma noktası denebilir. Otelinizi buraya yakın seçerseniz ulaşım sorunu yaşamazsınız. ) Pass Card’larımızı alıyoruz, garın olduğu meydandan otobüsümüze biniyoruz. Bu kartla 3 gün boyunca tüm toplu taşıma araçlarını kullanıyor olacağız. Ayrıca ilk iki müzeyi ücretsiz olarak görebileceğiz. Şehir turumuz harika geçiyor. Hava oldukça sıcak ve güneşli ama otobüsün üstü açık ve biz üst tarafta olduğumuz için nefis bir rüzgar bize eşlik ediyor ve bu tatlı rüzgar bir anda “çok mutluyum yahu!” dedirtiyor insana:-) Şehir turu otobüsümüz, şehrin tarihi ve turistik yerlerinde duruyor, isteyen istediği yerde inip vakit geçiriyor. Bir sonraki otobüsle turuna devam edebiliyor. Biz önce Colesseum’u görmek istedik. Aldığımız Roma Pass Card’la hem para ödemeden hem de sıra beklemeden Colesseum’a giriveriyoruz. İçeri girmeden dışarıdaki Eski Roma döneminden kalma kırmızı kostümleriyle genç ve yakışıklı gladyatörler ufak bir bahşis karşılığı fotoğraf çektiriyor grubumuzdaki arkadaşlarımızla. Gladyatörlerin dokunmayı sevdiğini anlıyoruz:-) İşimizi çabucak bitirip oradan uzaklaşıyoruz:-) Colesseum Asıl adı Flavium Amfitiyatrosu. Colosseum adı, eskiden bu eserin yakınında bulunan devasa bir heykelden dolayı verilmiş. (Colossale “çok büyük, devasa, muhteşem” anlamına geliyor. ) M. Ö 70 yılında İmparator Vespanianus tarafından başlatılan inşaa işlemi, M. Ö. 82 yılında Titus tarafından bitirilmiş. 4 katlı, çevresi 527 metre, yüksekliği ise 50 metre. 80 adet girişi varmış. İçerisi üç ana kısma ayrılmış: Arena, podyum ve mahzen. Colosseum'un seyirci kapasitesi tahminen 50 ila 90 bin kişi. Sosyal statüye göre ayrılmış üç tur sıra koltuk varmış. Herhangi bir tehlike anında çıkış kolaylığı olduğu için, imparator ailesi, soylular ve senatörler için en alt; 138 basamak merdivenle çıkılan üst bölüm ise köleler, kadınlar ve fakirler için ayrılmış. Askerler, katipler, özel öğretmenleri eşliğinde öğrenciler ve yüksek mevki sahibi yabancılar için de özel bölümler hazırlanmış. İlk yapıldığı zamanlarda zemin tahtaymış; üzerine insanlar can pahasına dövüşürken akan kanı emsin diye kum serilmiş. Artık bu zemin kaplaması yok. Bu yüzden arenanın altıdaki koridorları ve tünelleri rahatlıkla görebiliyorsunuz. (Biz de düz bir zemin bekledik doğrusu fakat ortada gördüğümüz alan labirent gibiydi. ) Colesseum’un asıl yapılma amacı halkı eğlendirmekmiş. Deniz savaşları yeniden canlandırılırmış, mitolojik dramalar sahnelenirmiş. Fakat zamanla burası şuçluların, esirlerin ceza amaçlı olarak ölesiye dövüştürüldükleri, hayvanların birbirlerinin üzerine salındığı, kimi zamanda insanların hayvanlara karşı dövüştürüldüğü kanlı bir arena hâline gelmiş. Colesseum’da sabah hayvan avları, öğle halka açık infazlar, öğleden sonra gladyatör yarışmaları gerçekleştirilirmiş. O gün dövüşmesi planlanan gladyatörler geçit töreninde “Selam sana imparator, az sonra ölecek olan bizler seni selamlıyoruz” derlermiş. Colosseum’un hemen yanındaki bu tak Yahudilere karşı kazanılan zaferin anısına, İstanbul’a Konstantinopolis adını veren İmparator Konstantin tarafından MS 315’te dikilmiş. Tarihi mekanı fon yapıp fotoğraflar çektik. . . Magnetlerimizi aldık. (Koleksiyonuma nefis parçalar ekledim. Çok fazla almadım ama. Her ülkeden bir tane yetiyor aslında. Bir de çok fazla aklımı alacak güzellikte magnet yoktu doğrusu. ) Colesseum’la vedalaşıp otobüsümüze binerek Aşıklar Çeşmesi’ne gittik. Nam-ı diğer, Ayrılık Çeşmesi:-) Gruptaki arkadaşlarımızdan biri Aşıklar Çeşmesi derken ağzından ayrılık çeşmesi çıktı. Meğer İstanbul’da bir Ayrılık Çeşmesi varmış. Gerçi hiç birimiz duymadık ama:-) Artık yoksa da inşaa ettirecek en kısa zamanda çünkü aşık çiftten birinin ağzından aşk yerine ayrılık çıkınca olmadı. :-) Fontana di Trevi'nin Türkçe karşılığı "Aşk Çeşmesi" değil. "Fontana", çeşme anlamına geliyor. "Trevi" ise özel isim. Yani binalarının bir cephesine çeşme yapılmasına izin veren ailenin soyadı Trevi. Yani aslında hiç bir dilde Aşk Çeşmesi olarak anılmayan bu çeşmenin adı Trevi Çeşmesi oluyor. (İnternette araştırma yapınca çoğu bilginin birbiriyle örtüşmediğini görüyorsunuz. Her eser için şehir efsanesi tadında bilgiler var. Mesela bir kaynağa göre Fontana di Trevi adını, çeşmenin bulunduğu yerdeki üç yolun birleşmesinden aldığı söyleniyor. Tre İtalyanca üç ya. Buyrun bakalım:-) En iyisi sizin paşa gönlünüz hangisine inanmayı seçiyorsa ona inanın. Adına Ayrılık Çeşmesi demeyin yeter. :-) ) Roma Belediyesi Aşıklar Çeşmesi'nden her gün yaklaşık 3 bin Euro topluyormuş tabii mıknatıslarla veya alenen bunların bir kısmını çalan hırsızlar olmadığı zamanlarda. Bu toplanan paralar ise Roma'daki muhtaç insanlara yardım amacıyla kullanılıyormuş. Fontana di Trevi Roma’nın en ünlü Barok yapısı. Nicola Salvi tarafından 1762 yılında tamamlanmış. 26m. yüksekliğinde ve 20m. genişliğindeki çeşme, Roma’nın en geniş ve ünlü çeşmesi. Çeşmenin ana figürü deniz tanrısı Neptün iki Triton heykeli ile çevrelenmiş. Çeşmenin aşk çeşmesi olarak anılması, eserin merkezini oluşturan at figürlerinin Platon’un aşka dair felsefesini betimlemesinden dolayıdır. Çeşmedeki heykeller aşkın vahşi, hırçın, sakin, uysal yönlerini temsil eder. Heybetli çeşme ortada Neptün, yanlarda bereket ve sağlık tanrıçaları ile süslenmiştir. Adet olduğu üzere biz de dileğimizi dileyip havuza para attık. Hava oldukça sıcak, hepimiz yanıyoruz, kollarımız, boynumuz amele yanıkları içinde:-) Allahtan ince birşeyler getirmişiz yanımızda ama getirdiğimiz hırkalar, ceketler bavul bekliyor seyahat boyunca. Yine de yağmur olmamasına ve güneşe seviniyoruz. Sıcak ve yorgunluk hareketlerimizi yavaşlatıyor artık. Otobüsümüze binip şehir turuna çıktığımız noktaya, Termini’ye geri dönüyoruz. Oradan yine Manzoni'ye. Burayı çok sevdim ben. Sakin, huzurlu. . . Birkaç restoran var yolumuzun üstünde. Masalar kaldırıma konulmuş. Hoşumuza gidiyor, samimi, sıcak. Manzoni’deki binaların hepsi tarihi. İnsanlar ev olarak mı kullanıyorlar yoksa binalar boş mu, anlayamadık pek. Dışarıda yaşamsal bir emare göremedik çünkü. Akşam yemeğimizi Manzoni’deki restoranlardan birinde yiyoruz. Bu defa risotto deniyoruz. Ben daha önce yememiştim. Çok bayılmıyorum ama yine de farklı bir lezzet tattığım için seviyorum. Şarap eşliğinde sohbetle bir Roma akşamını da sonlandırıyoruz. Sonraki günün planında Vatikan var. Sabah erken saatte gitmek gerekiyor. Biz yaklaşık bir saat sıra beklemek zorunda kaldık. Ama değdi. Hıristiyanlığın en büyük kilisesine girerek başladık Vatikan gezimize. Devasa bir yapı. Dantel gibi işlenmiş rengarenk tavan süslemeleri ve heykelleriyle baş döndürücü bir güzelliğe sahip. Kiliseye girmeden dışarıdaki görevliler sizi şöyle bir süzüyorlar. Eğer minik etek ya da şort giymişseniz, bir de askılı hafif dekolte bir bluzunuz varsa içeri alınmıyorsunuz. Erkekler de şortla giremiyorlar. Bu yüzden Vatikan ziyareti gününüzde kıyafet seçimine dikkat. Ve işte size Vatikan tarihi: Vatikan, dünyanın hem nûfus, hem de yüzölçüm açısından en küçük ülkesi. Papalık ile İtalya arasında 11 Şubat 1929'da imzalanan Laterano Antlaşması ile kurulmuş. Roma'nın kent sınırları içinde, bağımsız bir devlet ve mutlak monarşiye dayalı bir yönetim uygulanıyor. Roma'nın ortasında, etrafı duvarlarla çevrili Vatikan'ın yüzölçümü 440 bin metrekare, nüfusu ise yaklaşık 2000 kişi. Katolikliğin merkezi olmasından dolayı uluslararası arenada söz sahibi. Vatikan'ın devlet başkanı olan papa, aynı zamanda tüm Katoliklerin ruhani lideri. Bayrağı ve milli marşı olan Vatikan'ın 90 İsviçreli muhafızdan oluşan küçük bir ordusu da var. Para birimi Euro. Bütçesi; katoliklerden kesilen kilise vergisi, âidatlar, bağışlar, şirket gelirleri, hisse senedi-tahvil-bono gelirleri, bankacılık ve fâiz gelirleri, hediyelik eşya satışlarından elde edilen gelirlerle basın yayından elde edilen reklam gelirlerinden oluşmaktadır. L'os Servatore Romano adında bir günlük gazetesi olan bu minik ülkenin papanın mesajlarını dünyaya duyuran bir radyosu da mevcut. Bu radyo 20'yi aşkın dilde yayın yapıyor. Devlet başkanı konumundaki papa, ölene kadar görevde kalıyor. Yılda üç milyon kişi Vatikan'ı ziyaret ediyor. Vatikan'a giriş ücretsiz. San Pietro (St. Peter) Bazilikası: 60 bin kişilik kapasitesi ile Hıristiyanlığın en büyük kilisesi olan San Pietro Kilisesi İ. S. 324 yılında yapılmış. Dünyanın en büyük katedrali. San Pietro Kilisesi’nin dev kubbesinin tasarımı Michelangelo’ya ait. Hıristiyan dünyasının en eski, en büyük ve en kutsal kilisesi 12 asır ayakta kalmayı başarmış, ancak Rönesans ile birlikte kilise yerle bir edilip yerine yenisi inşa edilmiş! Tabiki bu yerle bir edilmenin başka nedenleride var. Mesela o dönemin papası için, Vatikan içinde anıt mezar için yer kalmamış ve kendine yer açabilmek için yıkıldığı da söylenmekte. Bunun yanında bu bazilika içinde Cennetin Kapısı olarak adlandırılan bir kapı bulunmakta. Bazilika içinde göreceğiniz bu kapı üzerinde büyük bir haç ve haçın hemen altında siyah bir kare bulunmaktadır. Papa her 25 yılda bir bu kapıyı açar. Bu kapıyı açmak için o siyah kareye elindeki balyoz ile vurur ve kapı üzerine örülmüş duvar yıkılır. Papalardan Aziz Petrus’a Hz. İsa tarafından cenettin anahtarı verilmiştir. Ve bu anahtar papalardan papalara geçmektedir. Dolayısıyla genelde papa ve aziz petrus heykellerinin elinde bir anahtar bulunur. Papa kardinaller arasından oy birliği ile seçilir. Bir ek bilgide bir klisenin katedral olabilmesi için, bu klisede bir kardinalin kürsüsünün bulunması gerekmektedir. Vatikan Bayrağı Vatikan Arması: İlginç Notlar: - İçerisindeki 13. yy. dan kalma bronz St. Peter heykelinin ayağı, burayı ziyaret eden milyonlarca kişi tarafından öpülerek aşınmış. - Bir diğer önemli heykel Michelangelo’s Pieta, 1972 yılındaki saldırıdan sonra cam bir fanus içinde korunmakta. - Katedralin içinde günah çıkarmak isteyenler için ayrı dillerde günah çıkarma odaları bulunmakta. - Piazza San Pietro ( San Pietro Meydanı ) Vatikan’da Papa’nın halka seslendiği yer, Pazar günleri Katoliklerin buluşma yeri. - Michelangelo, Sistina Şapeli’nin tavan freskleriyle uğraşırken, Papa, sabırsızlıkla eserin ne zaman bitirileceğini sorunca, Michelangelo kabaca, “benim için mümkün olan en kısa zamanda!” deyivermiş. Papa, küplere binmiş, iskele üzerine fırlayıp asasıyla Michelangelo’ya vurmaya başlamış. Bunun üzerine işi bırakan Michelangelo’nun geri gelmesi için Papa tam 500 duka altını vermek zorunda kalmış - Papa’nın koruyucuları olan “İsviçre Muhafızları” turuncu-lacivert çizgili kostümleriyle nöbet tutarlar. - Papalardan Aziz Petrus’a Hz. İsa tarafından cenettin anahtarı verilmiştir. Ve bu anahtar papalardan papalara geçmektedir. Dolayısıyla genelde papa ve aziz petrus heykellerinin elinde bir anahtar bulunur. -Yeni Papa seçimi, eski Papa’nın ölümünden sonraki 15-20 gün içerisinde başlar. Dünyanın dört bir yanında görevli 118 kardinalden oluşan Kardinaller Meclisi, yeni Papa’yı seçmek için Sistine Şapeli'ne kapanır ve Vatikan'ın özel korumaları İsviçre Muhafızları kapıları kilitleyip yeni Papa seçilinceye kadar çıkmalarına izin vermez. Bu seçim sürecine "kilitli" deniyor. Oy pusulaları iki kez katlanıp 50 santimetrelik gümüş bir kadehe atılıyor ve iki sabah, iki öğleden sonra olmak üzere günde 4 oylama yapılıyor. Oyların üçte ikisini alan isim yeni papa oluyor; ancak yedinci oylamada bir isim seçilmemişse kural değişiyor ve bu kez oy çoğunluğunu sağlayan isim yeni Papa olarak seçiliyor. İsim belirlenemediği sürece oy pusulaları kimyasal bir madde karışırtırılarak siyah duman çıkaracak şekilde yakılıyor. Vatikan'ın bacalarından çıkan siyah duman, papanın seçilemediği anlamına geliyor. Seçim olduğunda ise pusulalar kimyasal madde karıştırılmadan yakılıyor ve beyaz duman çıkararak "Yeni Papa seçildi" mesajını veriyor. Vatikan Arması: Vatikan'dan sonra Roma dondurması keyfi yapmak üzere Blue Ice dondurmacısını aramaya koyuluyoruz, o da önerilenlerdendi. Buluyoruz, yiyoruz. Roma'ya gidip dondurma yemeden dönmüyoruz yani. Otelimize gidip dinlenerek, akşam yemeğimizi, orada olduğumuz sürece yediğimiz en güzel lazanyayı ve tiramisuyu yapan Leonardo’da yemeye karar veriyoruz. Roma’da pizza, makarna, lazanya, risotto ve tiramisu yedik çoğunlukla. Ama en çok yıldızı Leonardo’ya verdik. O yüzden yine buradayız. Yine şarabımız, yine sohbetimiz, yine güzel bir Roma akşamı. Yemekten sonra İspanyol Merdivenlerini bir de gece ışıklıyken görelim, diyoruz. Görüyoruz, seviyoruz. Otelimize dönüp yarının planını yapıyoruz. Bulunduğumuz yere çok da uzak olmadığını düşündüğümüz Trastevere adında alışveriş konusunda ünlenmiş bir sokak var, çok yakınında da açık hava pazarı. Gelmişken iki yeri de görelim, birşeyler alalım istiyoruz. Planı yapıyoruz, görmek istiyoruz, yola da çıkıyoruz, lakin hedefe ulaşamıyoruz:-) Yanlış yollara sapıyoruz, yanlış otobüslere biniyoruz, süperiz:-) Ama neyse ki grup son derece uyumlu, 1 saatlik yanlış istikamet yolculuğunu, Roma’nın görmediğimiz yerlerine yapacağımız tur olarak nitelendirip güle eğlene tadını çıkarıyoruz. Tabii otobüs hıncahınç dolana, sıcak ve havasızlık sıkıştırıp trafik tıkanana kadar:-) Sıkıntı var yani:-) Haliyle hepimizde bir bezginlik baş gösteriyor. Uçağa yetişmemiz gerek, vakit daralıyor, hala mevkiye varamadık, ne kadar gideceğimiz meçhul. . . E, bu gidişin bir de dönüşü var. Hemen ortak bir karar alıyoruz ve ilk gördüğümüz metro durağında inip kös kös otelimize dönüyoruz:-) Otel görevlilerinden aldığımız bilgiye göre hırsızlığın had safhada olduğu bir yere gidiyorduk, paramız cebimizde kaldı tesellisiyle bir de kendimizi avutuyoruz. Dönüş yolu. Servisle hava alanına doğru yola çıkıyoruz. İyi ki gelmişiz. İyi ki bu 6 kişiyle gelmişiz. İnsanlar birbirini en iyi tatilde ve seyahatte tanır derler, bir de askerlikte galiba da, bizim bu konuyla pek alakamız yok. :-) Seyahatimiz de tatilimiz de çok keyifli geçti. Kimse kimseye tavır yapmadı, herkes iyi niyetliydi, eğlenceliydi, anlayışlıydı. Ortak kararlar alabildik, uyum gösterdik kararlarımıza. Arkadaşlarımızdan ikisinin harita okuma ve yön bulma konusundaki başarısını da söylemeden geçemem:-) Bir kere daha grazie:-) Uçak İstanbul’a indiğinde birbirimizden memnuniyetimizin dışavurumuyla, bir sonraki seyahatlerimizi konuşuyorduk; Prag ve Yunanistan için şimdiden heyecanlanıyorum. :-) Seyahat bitti, anlattım ama şehirle ilgili izlenimlerim de var. Hadi size 4 dakikalık reklam arası, gidin, çayınızı kahvenizi alın, tuvaletinize gidin:-) 288 dakikalık dizi tadında oldu bu yazı, farkındayım:-) Ama ben dedim, yazmayı seviyorum:-) Tamam, herkes döndü mü? Devam ediyorum:-) Roma kozmopolit bir şehir, ziyaret eden turislerin dışında orada yaşayanlar da karma. Birçok milletten insan var. Çinliler mesela. Roma’da yaşayan Çinli çok, hatta mahalleleri bile var. Bangladeşliler her yerde. İşporta tezgahları ve sokaklardaki hediyelik eşya tezgahlarının neredeyse hepsi onların. Her köşe başında çantalar, şapkalar, şemsiyeler satanları görebiliyorsunuz. Fakat biraz rahatsız edici halleri var. Göz göze gelmemek lazım. Sattıkları herhangi bir şeyle ilgilendiğiniz anda yanınızdan ayrılmıyorlar. Alacağınız da yoksa bu durum biraz can sıkıcı olabiliyor. Şehir muazzam korunmuş bir tarihe sahip. Binaları, meydanları, heykelleri, bina süslemeleri oldukça etkileyici. Neredeyse her bina dini figürler, melekler, mitolojik kahramanlarla bezenmiş. Roma çok ses çıkaran bir şehir:-) Devamlı teyakkuz halinde. Ya ambulans geçiyor acı acı sireniyle, ya polis aracı, o yoksa itfaiye. Sanki bir yerlerde hep kazalar oluyor, suçlar işleniyor, bir yerler yanıyor gibi. . . Tedirgin ediyor bu fotoğraf. Metroyu genelde çalışan kesim kullanıyor, gün içinde turistlerle, akşam saatlerinde yorgun, çalışmış, işini bitirmiş eve dönmeye can atan kesimle doluyor. İlk gün ben kapıya sıkışıyorum. Kapı çok çabuk kapanıyor çünkü. Alın işte bu da kanıtı: Çoook gülüyoruz. :-) Bir sonraki iniş binişlerimizde çok daha dikkatli oluyoruz. Kapının önünde birikip kapı açılır açılmaz iniveriyoruz. Genelde çoğu kimse İngilizce bilmiyor. Markete girdik, beden dili kullanarak anlaştık neredeyse. Polislerin çoğu bilmiyor. Bir de hiç kibar değiller. Bir şey sormak için yaklaşıyorsun elleriyle no no, diyorlar yahu bi dur, belki senin dilini konuşacağım. Kendilerini yardımseverlikten ve güler yüzden sınıfta bıraktık. Kostümlerini de sevmedik hatta, hıh! :-) Yani İtalya, modanın göbeği, insan güzel bir kostüm yapmaz mı polisine? Cık, cık, cık ,cık. . Restoran ya da cafelerdekiler genellikle İngilizce biliyorlar ama İtalyan İngilizcesi, bazen zor anlaşılıyorlar ama neyse ki bir şekilde anlaşıyoruz. Otelimizdekilerle pek sorunumuz olmadı ama onlar da bizi çok eğlendirdi:-) Resepsiyonistlerin hepsi çok yaşlı. İlk gün bizimle ilgilenen görevlinin yarını görebilmesi için dua edecektik, o derece yani:-) Sadece bir işe konsantre olabiliyorlar ama konsantrasyon sağlamaları da oldukça güç:-) Gece vardiyasındakini gözümüz tuttu bir. Kibar, aklı başında, iki işi aynı anda yapabilen, yardımsever, sakin, neşeli biriydi. Adı Fausto. Grazie Fausto. :-) Kaldığımız otel 3 yıldızlıydı. Termini garına ve metroya yakınlığını esas aldığımız için yıldızı pek önemsemedik. Temiz bir yatak, günlük temizlenen bir oda, banyo ve tuvaleti düzgün, temiz olması yeterliydi; akşamdan akşama gidip yatacaktık nihayetinde. Genel olarak otelden memnun kaldık ama kahvaltısı da da sevseydik iyiydi:-) Roma’da genelde yenen et domuz eti olduğu için, yemeklerde ve kahvaltıda seçmek durumunda kaldık ve birkaçımız kahvaltının üç ana ögesi olan, salam, jambon ve sucuğu yiyemedik. Geriye sadece kaşar, reçel ve tereyağı kaldı. Peynir yok, zeytin yok, domates, salatalık, yumurta hak getire. . . Neyse ki içeceklerde sıkıntı yoktu. Gözünü sevdiğimin Türk kahvaltısı. . . En zayıf kahvaltıda bile bu beşli baş tacımizdır bizim. Neyse, kaderimize razı olup, elimizdekilerle karnımızı doyurduk. Çok kötü değildi elbette ama alışkın olduğumuzun dışında olduğu için biraz eksik kaldık. Ama olsundu, bu da tadımızı kaçırmadı elbette. Akşam ve öğlen yemeklerimizi, şarabıyla, tatlısıyla yiyerek kahvaltıyı telafi ettik. Roma çok büyük bir şehir değil. Gideceğiniz yerler birbirine uzak görünüyor ama orada edindiğiniz haritanın ölçeklendirme yanıltıcılığından bu. Hani neredeyse şehrin tüm tarihi yerlerini yürüyerek de görebilirsiniz. Görülecek birçok yer vardı mutlaka ama 4 gün Roma için fazla denebilir. İtalya’ya turla gitmek; daha planlı ve rehber eşliğinde bilgilerek daha çok şehir gezmek de bir seçenek. Ama biz kendi seçeneğimizi de sevdik. Sadece Roma’yı gördük, şehirler arası uzun yolculuklar yapmak istemedik ama yine de kendi planımızı kendimiz yapıp keyfimizce gezip dolaştığımız için mutluyduk. Roma’da hiç susamıyorsunuz. Her yer çeşme çünkü:-) Gittiğinizde bir şişe su alın, boşaldıkça gördüğünüz ilk çeşmeden doldurun. İçilebiliyor ama tadını sevmedim ben. Marketten de su aldık onu da sevmedik. Kesin onlar da çeşmeden dolduruyorlar, tadı aynı. :-) Ulaşım pahalı değil. 1 Euroya tek geçişlik metro bileti alabiliyorsunuz. 4 Euro'luk bilet alınca da 24 saat istediğiniz kadar inip binebiliyorsunuz. Ama bizde şu oldu; akşam 18:00 civarı aldığımız 24 saatlik bilet, ertesi gün 11:00'de kullanım dışıydı. Garip bir uygulama. Demek ki gider gitmez 25 Euro verip bir Roma Pass Card almak daha akıllıca. Tüm toplu taşıma araçlarını üç gün boyunca sınırsızca kullanabiliyorsunuz. Üstelik iki müzeye ücretsiz girebiliyorsunuz ki Colesseum'um girişi 16 Euro. 3 günlük ulaşımı da eklerseniz zaten kazançlı çıkıyorsunuz. Yemek için pahalı diyebiliriz. Türkiye'nin iki katı geliyor fiyatlar. Biz hem lezzetli hem makul fiyatlı yerler seçtik. Yediklerimiz 10-15 Euro civarıydı. Yani bir pizza ve içecek yaklaşık 25-30 TL ye karşılık geliyor. Aynı yemeği 40-50 TL'ye yemek de mümkün. Biz öğle ve akşam yemeklerimizi yayılarak, sohbetle, şarapla yedik. Sadece bir kere vakitsizlikten ayak üstü yedik ve gördük ki Roma'da daha hesaplı ve ayak üstü karın doyurmak da mümkün. Pizza dilimleri satan pizzacılardan, doyuracak büyüklükte dilim pizza ve içeceği toplamda 5 Euro'ya alabilirsiniz. Bu da bir seçenek. (Vatikan'a giderken soldaki sokaklardan birinde Alice pizzacısında yemenizi tavsiye ederim. Patatesli pizzası güzeldi. ) Şehir temiz değil o kadar. Çöp arabaları gördük sıklıkla, hatta kadın çöp toplayıcıları vardı çok, fakat yine de temiz değil işte. Metroları bakımsız, kirli. Roma’da trafik kurallarına da pek riayet edilmiyor. Bizi havaalanından otelimize götüren şöför Türk asıllı bir trafik canavarıydı bence:-) Evet kesin öyleydi. Girilmeyecek yollara giriyor, motosikletlilerin üstüne gidiyor, trafiği felç ediyor; bas gaza yavrum, bas gaza kıvamında bir sürücü:-) Ama neyse ki neşeli biriydi, gerginliğimizi aldı bu haliyle. Halkı güler yüzlü değil pek. Bu bakımdan doğrusu pek yabancı hissetmedik. Türklere benziyorlar çok. İlk etapta gerçekten Roma’da mıyız yoksa hala İstanbul’da mıyız, ayıramadık:-) Şimdiye dek İtalya dahil 4 ülke gördüm. İçlerinde kendimi en iyi hissettiğim, burada yaşayabilirim diyeceğim tek yer Hollanda oldu. İnsanlarının her göz göze geldiğinizde aydınlanarak gülen yüzü, tertemiz sokakları, olağanüstü doğası, kanalları, üstünde sükunetle yüzen ördekleri, yemyeşil sessizliği, kurallı, düzenli hayatları beni benden almıştı. Ve ben burada yaşayabilirim, demiştim. Maalesef Roma için bunu diyemedim. Gittik, gördük, eğlendik, güldük, yedik, içtik. Tamam. Yani… Arrivederci Roma:-)
Aspendos Tiyatrosu

Yapılmasının üzerinden yaklaşık 2000 yıl geçmesine rağmen çok iyi şekilde korunarak günümüze gelmiş antik tiyatrodur. Mimarı Aspendos'lu Zenondur. Antalya'nın Belkıs köyündedir ...

Devamı
Dakka

Dakka şehri Bangladeşin başkenti ve en kalabalık şehridir. 1971 yılında bugüne ülkenin başkentidir. Toplam nüfusu 12 milyonun üzerindedir. Dünyadaki en hızlı büyüyen kent olduğu...

Devamı